Nazlı Ilıcak Kimdir

Kadro beklentileri

Nazlı  Ilıcak

TRT sözleşmelileri, 2954 sayılı kanunun g bendinde tanımlanan "kadro karşılığı sözleşmeli personel" statüsüne geçmek istiyor.
Ayrıca, belediye ve özel idarede çalışan sözleşmeli personel de kadro bekliyor.
5393 sayılı Belediye Kanunu'nun 49. maddesine göre, her yıl yenilenen sözleşmelerle çalışanlardan gelen talebi ilgililere iletiyorum. Bakın ne diyorlar: "Bizler, Devlet Personel Başkanlığı'nın görüşleri ve yargı kararlarıyla 657 sayılı Kanun'un 4/b maddesi hükümlerine tâbi tutuluyoruz. Son çıkan 632 sayılı kanun hükmündeki kararnameyle (KHK) tüm 4/b çalışanları kadroya geçti; biz KHK'nın dışında kaldık. Sebeb olarak 'Siz 4/c'siniz' dediler. Bugüne kadar bütün özlük haklarımız 4/b'ye göre düzenlendi. Bizler, işgüvencesinden yoksun sözleşmeli personel, bugüne kadar 4/b'li statüsündeyken, KHK'nın dışında tutulmamızı büyük bir haksızlık olarak görüyoruz." Bu kişiler, mühendis, mimar, avukat, teknisyen, tekniker gibi meslek mensupları... Haksızlığın giderilmesini bekliyorlar. Dedim ya ateş düştüğü yeri yakıyor. Hiç değilse birkaç sağduyulu milletvekili, bu sese kulak verip, onların sorunlarının takipçisi olamaz mı?

Kaynak: Sabah Gazetesi; 28.06.2011

YÖK ve yabancı öğrenciler

Nazlı Ilıcak

Bu talebi de YÖK karşılayacak. Biliyorsunuz Türk üniversitelerine yabancı öğrenciler geliyor. Böylece, ülkemiz, bir kültür merkezi olma vasfını kazanıyor. Son olarak, YÖK, bu öğrencileri mağdur eden bir uygulamaya geçti.
Yabancı öğrenci Eren Özkardeniz'in şikâyetlerine kulak verelim: "Öğretim yılı başında Türklük belgelerimizi (mavi kart) kabul ettiler. 1ay sonra harç bedelleriyle ilgili yönetmelik değiştirildi ve bize 'okula borçlusunuz' denildi. TC vatandaşı olmayan talebeleri, neden para kaynağı gibi görüyorlar? Bizler okuyup hem bu ülkeye, hem kendi ülkemize yararlı olmak isteriz. Çoğumuz, ailelerin aylık maaşı 300 $'ı geçmeyen fakir ülkelerden (Özbekistan, Türkmenistan, Kazakistan, Afrika ülkeleri) geliyoruz. Ailelerimiz, bir umut, bizi, iyi okuyalım, hayırlı evlatlar olarak yetişelim diye, kardeş ülke bildikleri Türkiye'ye yolladı. Harçlar, Türk öğrencilerin ödediklerinin 4 ilâ 10 katına çıkarıldı. Yılda 3 bin ilâ 10 bin lira harç ödüyoruz. Oysa, özel değil devlet üniversitesine gidiyoruz. YÖK bizi mağdur ediyor. Bu yetmiyormuş gibi, şimdi de yaklaşık 1300 lira SGK'ya borçlu çıkarıldık. Geçen seneye kadar bizlere sağlık karnesi veren bu ülke, şimdi bizden sigorta yaptırmamızı istiyor. Özel sigorta şirketleri yıllık 300 lira ile sigorta yaparken, ayda yaklaşık 120 lira SGK'ya ödeme yapmamız isteniyor. Bu haksızlık değil mi? Kardeşliğe sığar mı?" Yabancı öğrencilerin durumunu özetledim. Hem YÖK'ten, hem de Sosyal Sigortalar'dan cevap bekliyorum. Konuya sahip çıkan milletvekillerine ve gayretlerine, sütunumda yer vereceğim.

Kaynak: Sabah Gazetesi, 27.06.2011

"Bu da geçer Ya Hu"

Nazlı Iıcak
Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra, bir köye ulaşır. Karşısına çıkanlara, kendisine yardım edecek, yiyecek ve kalacak yer verecek biri olup olmadığını sorar. Köylüler, Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini söylerler. Şakir, bölgenin en zengin kişilerinden biridir. Gene çok zengin olan Haddad isimli çiftlik sahibi ile komşudur. Şakir, dervişi çok iyi karşılar; birlikte yiyip içerler. Nihayet ayrılmak vakti gelir. Derviş, Şakir'e, "Böyle zengin olduğun için şükretmeyi unutma" der.
Şakir, "Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer..." cevabını verir.
5-10 yıl sonra, dervişin yolu aynı bölgeye düşer. Şakir'i arar; sorup soruşturur. Köylüler, "O iyice fakirledi, şimdi Haddad'ın yanında çalışıyor" diye bilgi verir. Derviş, Haddad'ın çiftliğine gider, Şakir'i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü kıyafetler vardır. Üç yıl önce bir sel felâketine uğramış, sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Şakir, bu defa dervişi, son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır. Derviş vedalaşırken, Şakir'e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğu söyler. Şakir'den şu cevabı alır:
"Üzülme... Bu da geçer...' Birkaç yıl sonra dervişin yolu gene aynı köye düşer. Haddad ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün varını yoğunu en sadık hizmetkârı ve eski dostu Şakir'e bırakmıştır. Şakir, Haddad'ın konağında oturmaktadır, kocaman araziler ve binlerce sığır ile yine yörenin en zengin insanıdır. Derviş eski dostunun zengin olmasından dolayı ne kadar sevindiği söyler ona ve yine aynı cevabı alır: "Bu da geçer..." Bir zaman sonra derviş, bölgeye geldiğinde Şakir'i arar. Ona bir tepeyi işaret ederler. Tepede Şakir'in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: "Bu da geçer..." Derviş "Ölümün nesi geçecek" diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir'in mezarını ziyaret etmek için geri döner ama ortada ne tepe ne de mezar kalmıştır. Büyük bir sel gelmiş, tepeyi önüne katmış, Şakir'den geriye bir iz dahi bırakmamıştır.

***
'Bu da geçer Ya Hu' sözünün hikâyesi, Bizans dönemine kadar uzanır. Bizanslılar başlarına iyi ya da kötü bir şey geldiği zaman 'K'afto ta perasi' demektedirler. Söz, Selçuklular döneminde İran'a ulaşır ve Farsça, 'İn niz beguzered' olur. Osmanlı döneminde tekkelerde benimsenir ve sonuna "Ya Allah" manasına gelen "Ya Hu" eklenir. (Saim Güven'e teşekkürler)

***

Cam kırıkları gibidir bazen kelimeler, ağzına dolar insanın. Sussan... acıtır; konuşsan... kanatır.


Kaynak: Sabah Gazetesi, 26.06.2011

Milli irade, Balbay ve Yargı


Nazlı Ilıcak
Türkiye, seçimlerden yeni çıkmış bir ülke görünümünde değil. Hayati tartışmalarla yüz yüzeyiz. Hatip Dicle meselesi nasıl çözülecek? Mahkeme, Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal'ın tutukluluğuna devam kararı verdiğine göre, ana muhalefet partisi ne gibi önerilerle iktidarın karşısına çıkacak? TBMM, Anayasa'ya odaklanmak yerine, önce, milletvekilleriyle yargı arasındaki ihtilâfı çözmeye çalışacak.
Keşke, 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nden "tutuksuz yargılanma" sonucu çıksaydı. Ama karar, 2'ye 1 "tutukluluğun devamı" istikametinde oldu. Daha önceki tahliye taleplerini, aynı mahkeme, zaten 2'ye 1, -Başkan Köksal Şengün'ün muhalefetiyle- reddediyordu. Değişen hiçbir şey yok.
Ben en fazla, "Yargı, milli iradeye karşı geliyor" sözüne takılıyorum. Oysa Ergenekon sanıklarını aday gösterme konusunda milli iradeden ziyade, CHP'nin iradesi ısrarlı davrandı. Ergenekon ve Balyoz sanıklarından (Çetin Doğan, Tuncay Özkan, Doğu Perinçek) "bağımsız" aday olanların toplam oyu, 100 bini (binde 2'yi) bile bulamadı.
***
"Milli iradeyi temsil eden Mustafa Balbay hapisten çıkmalıdır" deniliyor ya, AK Parti hakkında 2008'de kapatma davası açıldığında, Balbay'ın milli irade hakkında ne yazdığını merak ettim. Acaba, % 47 oy alan bir partinin kapatılmak istenmesine milli irade adına direnmiş miydi? Beraber okuyalım, kararı siz verin. Yazının başlığı: "Yargı da Milli İradedir!" "AKP'ye yönelik kapatma davasının ardından ilk günkü iktidar kaynaklı tepkiler gösteriyor ki, önümüzdeki dönem en çok şu sözcük kullanılacak: Milli irade! Başbakan Erdoğan, açılan davanın milli iradeye yönelik bir adım olduğunu söyledi. Madem ki bundan böyle gündem siyasetle hukuk arasında gidip gelecek; yolun başında yürürlükteki anayasanın temel kurallarını anımsatalım. 6. madde şöyle diyor: 'Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Türk milleti egemenliğini, anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organlar eliyle kullanır.' 7. madde: 'Yasama yetkisi Türk milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisi'nindir.' 9. madde: 'Yargı yetkisi, Türk milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.' Vurgulamak istediğimiz şu: Meclis kadar, yargı da yetkisini Türk milleti adına kullanıyor! Bu anlamda yargı da milli iradenin bir parçasıdır. Hiçbir kesim tek başına milli iradeyi ben temsil ediyorum, diyemez!" (16 Mart 2008-Cumhuriyet)
Balbay'ın bir başka yazısı, "Yasama, Yargı, Yürütme" başlıklı.
"Hâkim ve savcılar 'Türk milleti' adına karar veriyor... İktidara göre, yargı kendilerine hiç dokunmayacak, kime dava açılması gerektiğine de kendileri karar verecek! AKP'nin kapatılması davasında yapılan tartışmanın özü budur. Kimse, AKP'nin ne yaptığına, ülkeyi nereye götürdüğüne bakmıyor. Varsa yoksa, böyle bir dava açılır mı? Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın yetkisi yok da diyemiyorlar. Yasalar açık... Tek bildikleri şu: Yüzde 47 oy alan parti hakkında dava açılmaz! Hayır... Eğer ortada bir suç iddiası varsa, yargı gereğini yapar." (17 Mart 2008-Cumhuriyet)
Şimdi isterseniz, Balbay'ın bazı kelimelerini değiştirip yazıyı yeniden kaleme alalım: "Kimse Ergenekon'un ne yaptığına, ülkeyi nereye götürmek istediğine bakmıyor. Hâkimlerin yetkisi yok da diyemiyorlar. Yasalar açık. Tek bildikleri şu: Milletvekili seçilen biri nasıl tutuklu kalır! Hayır... Eğer ortada ciddi bir suç şüphesi varsa, yargı gereğini yapar."Yanlış anlaşılmasın, konu, yargının takdirinde olmakla birlikte, özellikle meslektaşlarımızın tutuksuz yargılanmalarının gereğine inanıyorum. Çünkü onlar, olsa olsa, darbe teşebbüsüne geçenlerin psikolojik harekâtta kullandıkları bir vasıtadan ibaret. Ama "Milletvekili seçildikleri için tutuksuz yargılansın" demek ayrıcalıktır. CHP, Balbay yerine Tuncay Özkan'ı tercih etseydi, ya da MHP Engin Alan yerine, Çetin Doğan'ı aday gösterseydi, bu defa onlar mı serbest kalacaktı? Bu ne keyfilik! Veli Küçük veyahut İbrahim Şahin, bir partinin listesinden milletvekili seçilseydi, bugün "tutuklulukları sona ersin" diyenler çıkacak mıydı? Tutuksuz yargılamayı, milli irade bağlamında değil, "uzun tutukluluk süreleri, infaza dönüştüğü" için savunuyorum. Mahkemelerin, darbenin asli faili gibi görmediği kişilerin tümünü tahliye etmesinin doğru olacağını düşünüyorum.
***

Kaynak: Sabah Gazetesi, 25.06.2011

Dicle olayını Meclis çözsün

Nazlı Ilıcak

Hatip Dicle ile ilgili 17 Haziran tarihli yazımda, bugün ortaya çıkan sorunu tahmin etmiştim. Çünkü Anayasa'nın 76'ncı maddesi, bir yıl ve daha fazla hüküm giyenlerin milletvekili seçilmesini imkânsız kılıyor. Hatip Dicle'nin bugüne kadar fazladan yattığı yıllar, cezasından mahsup edilince, hapis yatma mecburiyeti doğmuyor ama aldığı hüküm ve sonuçları kalkmadığı için, seçilmesinin önündeki engel sürüyor. Kanun, mahkûmiyetin tamamlanmasından 3 yıl sonra, sicil affı imkânı getiriyor. Henüz Dicle'nin mahkûmiyetinin üzerinden 3 yıl geçmediğine göre, Yüksek Seçim Kurulu'nun (YSK) "milletvekilliği yapamaz" kararı anayasa gereğidir. Ama bu noktada da itirazlar var. Şöyle ki, Yüksek Seçim Kurulu'nun seçilen bir kişinin milletvekilliğini düşürme yetkisi mevcut değil. Daha doğrusu, re'sen harekete geçip, böyle bir inceleme başlatamaz. Ancak şikâyet üzerine devreye girebilir. Burada itiraz yokken, müdahale edip, karar verdi. Hatip Dicle'nin avukatları, "Müvekkilimiz, seçilme yeterliliğine sahip olmasa dahi, milletvekilliğini düşürme yetkisi, millet iradesinin temsilcisi sıfatını taşıyan Yasama organındadır; ancak TBMM, Anayasa'nın 84'üncü maddesine göre, Dicle'nin milletvekilliğini sonlandırabilir" diyorlar.
***
Yüksek Seçim Kurulu, adaylık döneminde, yani seçimden önce Dicle aleyhinde bir karar verebilirdi. Ama Kurul'a, hüküm, 9 Haziran'da bildirildiğinde, listeler kesinleşmişti. Seçimden önce Dicle'nin adaylığı YSK tarafından iptal edilseydi, BDP'nin yeni bir aday gösterme hakkı yoktu. Dolayısıyla, o zaman da büyük kıyamet kopardı. Ama şimdi de kıyamet kopuyor.
Çözüm TBMM'nin elinde. Daha önce de yazdım, şimdi tekrarlıyorum. Dicle, Terörle Mücadele Yasası'nın 7'nci maddesine muhalefetten cezaya çarptırıldı. Meclis'in, Anayasa'nın 76'ncı maddesini değiştirmesi uzun zaman alır. Ama Terörle Mücadele Yasası'nın 7'nci maddesi yeniden düzenlenirse, meselenin halledileceğini sanıyorum. Zaten, terör örgütünün amacının propagandasının suç sayılması, düşünce özgürlüğünü de sınırlıyor. Dicle, 2007'de "Ordunun operasyonları durmadığı takdirde, onlar da meşru müdafaa haklarını kullanırlar" demiş. Konuşmanın tümüne baktığınızda şiddeti övmüyor, ya da teşvik etmiyor. Sadece bu durumda barışın bozulabileceğini ifade ediyor. Ve bundan dolayı üzüntü duyacağını söylüyor.
17 Haziran tarihli yazımı şöyle tamamlamıştım: "Meclis'i tatile sokmadan, bir iyi niyet gösterisi olarak, Terörle Mücadele Yasası daha demokratik bir hale getirilirse, hem Hatip Dicle sorunu halledilir, hem de yeni bir anayasa için uzlaşma zeminine doğru ilk adım atılmış olur."Aynı düşüncem bugün de devam ediyor. Top Meclis'te.
Kaynak: Sabah Gazetesi, 23.06.2011

Öğretmenler mutsuz ve mağdur


Nazlı Ilıcak



Öğretmen adayları müteessir... Mutsuz. Üstelik, 2009-2010 KPSS sonuçlarına göre, 6 Temmuz'da kadroya alınmayı bekleyen öğretmen adaylarıyla, 2011 KPSS'sine göre, Ağustos ayında kadroya talip olacak adaylar birbirine düşmüş vaziyette. 2011 sınavına hazırlananlar, "Her yıl sadece bir defa, o da Ağustos ayında alım yapılacaktı (Bakınız: Milli Eğitim Bakanlığı'nın 15.2.2011 tarihli açıklaması: "Eğitim öğretimin bütünlüğünün aksamaması için, her yıl yaz dönemi tek atama yapılacaktır ve bakanlığımız bu politikasında kararlıdır") ve bize 55 bin sözü verilmişti. Seçim yatırımı için, 1 Haziran'da 30 bin kişi kadrolu olunca, bize 10 bin kaldı" diye şikâyet ediyorlar. 2009-2010 KPSS'sindeki aldıkları puanlara göre sıralamaya girenler ise, "1 Haziran'da 30 bin öğretmen alındı deniliyor ama, aslında bu rakam çok daha düşük" iddiasını seslendiriyor. Bütün bunların sorumlusu, bir açıklaması diğerini tutmayan, sürekli umut yaratıp, o umutları boşa çıkaran Milli Eğitim Bakanlığı. 2011 Bütçesinin müzakereleri sırasında, Nimet Çubukçu, 2011'de 55 bin kadrolu öğretmen alınacağını söylemişti. Daha sonra Samanyolu televizyonundaki bir söyleşisinde, kendisine 55 bin öğretmenden söz eden gazeteciye "Biz 55 bin öğretmen alınacak demedik" cevabını vermişti. Ya ne demişlerdi? 2011'de 40 bin kadrolu öğretmen alınacağı vaadini vermişlerdi. Şimdi, "#55binmagduruzbiz" isimli linkler ortaya çıktı. Çubukçu'nun Bütçe müzakereleri sırasındaki konuşmasını hatırlatarak, video görüntülerini yayınlayarak, "Vaadler yerine getirilsin" diyorlar. (Bana ulaşan video görüntüsünde, gerçekten Nimet Çubukçu "2011'de 55 bin kadrolu öğretmen alınacak" diyor.)
Tabii konu bununla sınırlı değil. Diyelim ki 2011 yılında 55 bin değil de, 40 bin öğretmen alınacaktı. Gene hesap tutmuyor: 1 Haziran'da, 30 bin kadrolu öğretmen alındı. Aslında bazı kadrolar boş kaldığı için, kadroya alınan öğretmen sayısı 28 bin 627 idi. Bunun 14 bin 277'si zaten sözleşmeli olarak çalışıyordu; onlar kadroya geçtiler. Böylece 2011-2012 öğretim yılında, 1 Haziran'da sisteme yalnız 14 bin 350 (28 bin 627-14 bin 277= 14 bin 350) yeni öğretmen katıldı. Tabii itiraz sesleri yükseldi, "1 Haziran'da 30 bin kadrolu öğretmen alımı yapacağız demiştiniz, oysa zaten çalışan sözleşmelileri kadroya kaydırdınız" diyen öğretmen adayları, Milli Eğitim Bakanlığı'nın bir başka vaadiyle karşı karşıya kaldılar: "Merak etmeyin, bu 14 bin 277 sözleşmeli yerine, 6 Temmuz'da, 2009-2010 KPSS sınavındaki sıralamaya göre, kadrolu öğretmen atayacağız." Daha sonra, 4 Haziran'da kanun hükmünde bir kararname yayınlandı ve bütün sözleşmeliler kadrolu oldu. Bu durumda, Milli Eğitim Bakanlığı, gene verdiği sözden caydı ve kendisine şöyle bir gerekçe buldu: "1 Haziran'da KPSS sınavına göre kadrolu olarak atadığımız 14 bin 277 öğretmenden 6 bin 575'i, kanun hükmündeki kararnameden yararlanarak kadrolu oldular ve atanılan yere gitmek yerine halen çalıştıkları okulda kalmayı tercih ettiler. Dolayısıyla biz sadece onların gitmediği boş kadrolara yeni öğretmen atayabiliriz. Bunun da sayısı 6 bin 575'tir." Neden? Daha önce, 1 Haziran'da 30 bin yeni öğretmen alınacağından söz etmemiş miydiniz? Rakamlara bakalım: 2011 yılının 1 Haziran'ında, 30 bin öğretmen alımı açılmış ve bu alımda bazı kadrolar boş kaldığından 28 bin 627 öğretmen istihdam edilmiştir. 28 bin 627 öğretmenin, 14 bin 277'si sözleşmeli olarak zaten sistemde bulunan ve kadroya kaydırılanlardan oluşmaktadır. Dolayısıyla, 1 Haziran'da, sadece 14 bin 350 yeni öğretmen atanmıştır. Buna, 6 Temmuz'da gerçekleşeceği söylenilen 6 bin 575 yeni alımı ilâve edersek, toplam 20 bin 925 öğretmen işe başlatılmış olacaktır.
Bunları yazıyorum çünkü, twitter üzerinden binlerce öğretmen verilen vaadlerin boş çıktığını ileri sürüyor ve bir çoğu diyor ki: "Sayın Başbakan'ın haberi olsa, o sözünü yerine getirir. Başbakan'a yanlış bilgi veriyorlar. Çünkü, Erdoğan da diyor ki: 1 Haziran'da 30 bin aldık, Ağustos'ta 10 bin daha alınca, 2011'de işe başlattığımız öğretmen sayısı 40 bini bulacak..."Görüldüğü gibi, 6 Temmuz alımıyla birlikte, 20 bin 925 öğretmen adayı işe başlamış olacak. Buna, Ağustos alımı da eklenirse, 40 bin değil, 30 bin 925 rakamına ancak ulaşılıyor. Bu sayı, ne Bakan Çubukçu'nun Meclis kürsüsünden telâffuz ettiği 55 binle, ne de Başbakan'ın söylediği 40 binle örtüşmektedir. Çubukçu'nun, vatandaşın dertlerine kulak veren, duyarlı bir bakan olduğunu biliyoruz. Bu feryat





Kaynak: Sabah Gazetesi, 21.06.20011

Atatürk'ün sevdiği hikâye

Nazlı Ilıcak


Yeşilaycı bir profesör konferans verirken, bir ara dinleyicilere sorar: "Eşeğin önüne iki kova koysanız. Biri su dolu, biri rakı. Hangisini içer?"Cevabı kendi verir: "Tabii ki suyu."Profesör "sebep" diye devam ettirir sorusunu... Arkadan biri söz alır; yüksek sesle cevaplar: "Eşekliğinden."Atatürk bu hikâyeyi o kadar seviyordu ki, sık sık ya kendi anlatır, ya başkasına anlattırır ve hep gülerdi. (Faruk Rıfkı Atay)
Bir akşam orman çiftliğinde, yanında erkânı, açık havada oturuyorlar. Rakılarını yudumluyorlar. Biraz ilerde 15-16 yaşlarında bir çiftçi çocuk çalışıyor. Atatürk el edip, çağırıyor. Soruyor: "Söyle çocuk: Bir eşeğin önüne iki kova koysan. Biri rakı dolu, biri su. Hangisini içer?"Delikanlı yutkunuyor. Bakıyor, Gazi Paşa Hazretlerinin ve yanındaki muhterem zevatın önünde rakı kadehleri. Devletin en büyükleri... Esas vaziyetine geçiyor: "Rakıyı kumandanım!" cevabını veriyor.
Atatürk kahkahayı basıyor. Herkes şaşkın. Ata onlara dönüyor; muzip bir edayla: "Aman beyler! Neden diye sormayın sakın!" diyor. (Necla Sanlı'ya teşekkür)
Kaynak: Sabah Gazetesi, 19.06.20011